bir ben sorunu/2

  Yolumda değilim,kısa kesik şeritler varmıyor bir yere. Yere damla damla serilmiş o sıcak yağmurdan, kaldırımların nedamet yüklü kokusundan belli,bugün mutlu olmayacağım. Kızmıyorum kimseye nasıl kızabilirim ki zaten? Ben dolu hatalarımın,ben dolu yalnızlığıyla dolup taşıyorum. O an bile ”ben,ben!” diye haykırıyor tüm bildiklerim. 

  Sırtımı yasladığım ağaç gövdesinin,kökünden sallandığını hissediyor bedenim. Bedenim un ufak oluyor o an. Oysa sana yazılmış mektupları, sana adanmış adakları sana dair bildiğim tüm kendimi kandırışları ektiğim toprak o. Nasıl kökünden sallanır? Meşruiyet kazanmış yalnızlığımın türküsünü acı çığlıklarla duyuyorum yapraklardan. Onlar bile şöyle diyor; ”Senin toprağın bu, verdiğin değeri alamayışlarınla, zamansız terk edilişlerinin hüzünleriyle ıslattığın toprak.” Onlar bile farkında sonu gelmez çırpınışlarımın diyorum. Yine o ”ben” e çıkıyor tüm yazılıp söylenenler. Bir aralık bulup sinsice izliyor beni,bırakmıyor yakamı bu ”ben”. Bugün mutlu olmayacağım belli. Biraz düşünüyorum ekseriyetle sallanan ağacın eteğinde tüm bunları. Kaçıp kozasından uzaklaşmak istiyor sözde kelebek kadar hassas kalbim. Oysa aklına bile gelmiyor o ağacın sallanma sebebi. Kelebek hassasiyetinde olsaydım gerçekten, belki o da yorulmuştur derdim. Sonuçta herkes, her şey yorulur. Belki bir derdi vardır,ağır geliyordur dalları derdim. Onu anlamak için çabalar, bir bildiği vardır herhalde derdim hatta belki kendimde arardım bu yorgunluğunu. Zorluyorsun yahu sen de bazen şansını,bırak her şey olacağına varsın derdim. Hiçbirini demiyorum ama sadece ”ben” diyorum. En çok ben sevdim. Her yarasını iyileştirecek kadar, olmaz dediği her şeyi baştan yaratacak kadar, üzüldüğü an derdi neymiş unutturacak kadar, sevindiğinde gülen gözlerinin içinde kaybolacak kadar ben sevdim. Bu yüzden en çok ben hak ediyorum onu, en çok ben onun olmalıyım ve en çok o benim olmalı. İşte bunlar yüzünden sallanamaz o ağaç diyorum. Sonuçta bunca şey vermişim ben ona bunlara rağmen nasıl sırtımı sonsuz güvenle dayadığım ağaç sallanır? Görüyorsunuz ya, kelebek konmamış bile bu kalbe. Kalbimin ellerinde namlusu ”ben”i üzecek her şeye dönük bir silah var ve biraz bile incinse ateşlenmeye hazır o silah. Bıktım bu ”ben”den,atamıyorum kendimden beni . Kendi kendimin tutsağıyım.Bu girdap bitirecek beni,sessiz ve geri dönülmez biçimde yok olacağım.Bugün mutlu olmayacağım belli.

Sürüncemesi olmayan hiçbir eylemden keyif almıyorum epeydir, ama artık ben de çok yoruldum. Kendimle çıktığım varış noktası olmayan yanlış yolculuklarımdan,sökün edip sonra leblebi tozuna dönüşen peri masalı kadar olanaksız hayallerimden. Yabanıl aşklarımdan, kendimden kaçarken kendim olamayışlarımdan ,kementi kendime bağlayıp kendime kıyamayışlarımdan çok yoruldum ve eminim artık bugün mutlu olmayacağım. 

Reklamlar

bİr ben sorunu.

    Kolların,kollarının kavrayışında bir şey var leylak renkli bir aşk düşlüyorum bizim için. Bir şey var öpüşünde dudakların, dudaklarımın eksik parçası gibi.Islanınca dudaklarım,sanıyorum ki dünya duruyor. Durmadan öp beni. 

  İki korkak,biri yanmaktan  korkar biri yakmaktan.Biri arsız biraz. Sevgiye de aç. Sevilmemiş, yeni ıslanmış toprak kadar. İnanır mısın papatyadan taç yapan bile olmamış. Sevgi arsızlığının nesi kötü öp beni. 

Bir kokun vardı sanki, orman kokuyor ciğerlerim. Ciğerlerimi fazla sen doldurmuşum. Taştı taşacak bu turuncu bahar,dört yapraklı yonca değil mi o? Şans uğrar mı bu semte? Belki muhallebi yemeye götürürsün beni. Bak ciğerlerim patlayacak öp artık beni. 

Yosuna mı benziyor gözlerinin rengi? Kalp atışların dalga dalga,yemin ederim ki kötü değil niyetim biraz serseriyim,bilirsin. Kanıyor dizlerim yarama basacak kadar tuz alıp gideceğim öp gitsin işte beni. 

Sus diyor konuştuklarım. Bu kadar yeter. Varsa bir söyleyeceği öper işte. Martı bastı şehri yine, nefret ederim sesinden. Çığlık çığlığa aşka gidenlerden masal çıkmaz. Benim masallarımda seni fırtınalar deviremiyor mesela ama sallanmıyor da değilsin, acele etmelisin zamanımız az öp ne olur beni.

Bir şarkı da yazarım leylak bahçemiz için.İçine saçlarıma bile bulaştırdığın heyecanı katarım.Sen istersen çiçeği değiştiririz. Ama mor olsun yine,mor en sevdiğim renktir. Sitemli olduğumu düşünme sakın, kalp burkuntularında henüz çırağım ne olacaksa olsun öp artık beni. 

Bencil olduğumu düşünmedin umarım? Karşılaşacağız bir gün elbet seni o gün zorlamayacağım. Ders veren bir tebessüm takınırım, hani samimiyetsiz olanlardan böyle. Bu dünya derim, bize fazla zaten. Kucağına yağmurlar bırakırım. O zaman üzülürsün belki,geç kaldığına pişman olursun kim bilir? Ne olur ne olmaz şimdiden öp beni. 

bir yıldız,diğerlerine benzemeyen.

   Bugün sessiz bir değirmenken içimde, ertesi gün bir lunaparktaki çocuk kahkahaları oluyorsun. Dondurma dilli çocukların çilek kokan ağızlarındaki kahkaha. Çok şey duyuyorum hakkında, yağmurlar yağar silinir gider diyen de var. Bir bakmışsın bir tayfunda kaybolmuş gitmiş diyen de. Hatta yerine koyacak yeni bir güneş bul diyen de. İnanabiliyor musun yeni bir güneş? Yeni bir güneş nasıl bulunur ki sen söyle. İçimi yakıp kül ettiğin yerinden bir şeyler söyle. Senin kadar kavuracak yeni bir güneş nasıl bulurum ki? Sen benim ıslanmış yanaklarımı ısıtan, yeri geldiğinde şubatta üstünü açık unuttuğum yüreğimi bile solduran güneşim değil misin? Nasıl olur sen söyle. 

   Ay doğduğu an inceden,ben yok oluyorum, hiç olmamayı dileyecek kadar yok oluyorum. Küsüm sen hariç tüm yıldızlara,tüm ışıklara. Isıtmıyor ki hiçbiri soğuk benim neyime? Sen doğmadıktan sonra üstüne, yağan bu yağmurlar niye? Sen en cömert hislerini üflemedikçe dallarına, o dut ağaçları niye? Bu kargaşa, bu sessiz sessiz dönüp duran değirmen, yüzlerine mutluluk çivilenmiş bu çocukların, durmadan akıp gürleyen bir nehir gibi ıslah olmayı bilmeyen kahkahaları niye? Beni ısıtmamanın buz gibi hüznünü gördün mü? Umarım hiç tatmazsın. Ben öyle çok tattım ki onu. O kahrolmuş hüznü içtim kadehlerde senin haberin olmadan sarhoş oldum. Sarhoş olduğum dudaklarım,yangın yangın dudaklarını hatırladı. Dudakların üşüttü o an inanabiliyor musun? Kaynamış su önce buz gibi gelir derler. Kaynıyorsun da ben hala o ”önce” yi yaşıyorum değil mi? O yüzden önce üşütüyor dudakların değil mi? Sonra sarıp sarmalar nasıl olsa değil mi? Cevabı kahrolmuş bir hüzün olan bir sürü sordum yine. Kahrolmuş hüzünlerde bile ben senin sıcaklığını ne yapar eder bulurum güneşim merak etme. Kayısılar kuruturum beni unuttuğun yerlerde. Ay çiçeği tarlasında sana dönmek umuduyla kaybolurum. İster yağmurlar yağsın ister tayfunlar söküp götürsün dut ağaçlarını umrumda değil. Ben bilirim ki sen her gün yeniden var olacaksın benim hüzünlerimde. Hüzünlerim donduğu yerden çözülüp ıslanacak sonra akıp gidecek tüm kahroluşlar. Ben bilirim güneşim,sen merak etme..

anlamıyorsun.

Kaybolduğum her mısrada bir solukluk durak gibi, tamamlanmayı bekleyen her cümlenin virgülü gibi sen bul beni.Bulduğun yerler hiç noktalanmasın. Hep sürsün ebedi hikayemiz.Dudağının kenarındaki kıvrımlarla ısınsın,alev alsın.İlla kaybolacaksam bir yerde çıkardığın o devasa yangında kaybolayım.Dudaklarınla bıraktığın is kaybetsin beni.Sonra yaz yağmurlarıyla ıslansın hikayemiz olur da üşürsem,öp geçsin.Öptüğün her yer güneşin ta kendisidir.Öptüğün her yer bahar bahçemdir. 

Sen anlamıyorsun.Çocuğun annesine güç bela aldırdığı,ellerinden kayıp gittikten sonra hemen unutuverdiği uçan balon değil bu sevda,üflemekle yok olacak hiç okunmamış ve hiç okunmayacak kitaplar üzerindeki toz bulutu değil,sudan delicesine korkan sabun köpüğü değil bu. İlmek ilmek işlenen o kasnaktaki emek gibi,kafesi açık unutulmuş kuşun özgürlükle ilk buluşması gibi bir sevmek bu,hiç anlamıyorsun.Büyü değil ,tutsaklık benimki.Elime versen zindanımın anahtarlarını ben bulurum ayaklarıma bağlayacak bir kalın halatı. Halatımın bir ucunu kendime bir ucunu sana bağlarım.Sen gizlendikçe benden,gardını aldığın her şey can düşmanım olur.Hepsini yok eder yine bulurum seni,anlamıyorsun.

Sarmaşıklar gibi dolansın kolların belime. Kalbimi al götür yerinden ağzımı açmam.Yeter ki sende kalsın,hep sende kalsın.Belki o zaman hatırlarsın beni ama hatırla da istemem ki.Hatırlamak için önce unutmak gerek.Unutursan eğer ben var olamam ki,ben sen olamazsam zaten hiç olamam ki,anlamıyorsun. 

gömlek.

     Güneşe güvenip kuşlar konsun diye açıyorum kollarımı.Öyle güzel ki hava öyle açık ve ferah ki..Ama kuşlar konmuyor koynuma onun  yerine senin,seni sevdiğim saniye başına biriktirdiğin ağır ve dayanılmaz yükler biniyor omzuma. Dudaklarım aralık değil artık çünkü senin öpmen gereken yerlere, çiseleyen yağmur damlaları değiyor.

   Bir zamanlar mutluluktan haykıran bakışlarının izdüşümü yakardı içimi.Şimdi bakışlarının en dış köşesine asılmış kalın güneşlikler var,bir türlü ısıtmıyor artık bakışların.Bakışların her an donduracakmış gibi ,bakışların her üşüdüğümde ellerimi avuçlarına aldığın o çiçek bahçelerinden en güzel gülü koparmış gibi.Çiçek bahçelerimiz bile yeşermiyor artık,lavantalar tek tek dökülmüş.İnanabiliyor musun zakkumların etrafı dikenli otlarla dolmuş.Bir yerime bir şey olduğunda gözlerin dolardı ya,o dikenleri temizlerken elime batsa şimdi sen de dolar mısın benimle ya da kanayan parmağım gibi sen de kanar mısın benimle?

Ve ben senin benden an be an gidişini ellerim kalbimde,nefesinin yer yer bıraktığı sıcaklığın son demleriyle ısınmaya çalışarak ve benden gidişinin son anına kadar sana şiirler yazacak olmanın çaresiz  kendinden vazgeçişiyle bekliyorum.Gidişin kaçınılmaz bir son biliyorum,gidişin alelacele hazırlanmış bir bavul gibi,gidişin arkanda bıraktığın en sevdiğim gömleğin gibi… Gitme demek de var şimdi ama zaten sen çoktan gitmişsin ki,gittiğin yerler öyle soğuk ki..Ben senin gittiğin yerlerde seni arayacak kadar boş aldanışlarla avutmuşum kendimi.Enikonu sensiz bırakmışsın işte beni.Öpülmemiş sen kanamalı yaralarımla,soğuk çok soğuk ve sensiz bırakmışsın. 

gülüyor-gülmüyor.

Öyle güzel gülüyor ki  insanlar,kolları açılınca dünyaya böğürtlen dolu bir orman yükselecek sanki.Öyle güzel gülmek ki omuzlarında en sevdiğim mor renginde leylaklar büyütecekler neredeyse.Nasıl,neden diye düşünmekten vazgeçtim artık,öyle güzel gülmek ki böyle güzel gülmek imkansızmış gibi.Bunca kötülük var ya dünyada;paslı düşünceler,uçurumdan daha sığ vicdanlar,bulutlara sinmiş kan kokuları,bantlanmış binlerce kalp var ya hani işte neptün görse o gülüşleri, dünyayı kıskanacak. Öyle safi,öyle masum,öyle candan gülmek. 

  Dudaklarımda kalmış neminle, yeni tütsülenmiş kalp atışlarımla, senin selinde yıkanmış o küçücük toprağımda gülebilmek mümkünmüş gibi mutluyum diye düşünürdüm hep.Sen öldürürken beni,ölmek değildi korkum.Tek korkum;sensiz,seni iliklerine kadar sevme ihtimalim olmadan sensiz kalmaktı.Galata’dan salınırken güvertedeki bir halata kanadını sıkıştırmış bir martı gibi,sensizlikten titrerken ölüm de neymiş diye düşünmüştüm hatırladın mı?Hani dokunmaya kıyamıyordun ya bu sefer senin selin dokunacaktı.Sende yıkanacaktım usul usul.Nasıl mutlu olmuştum hatırladın mı? Mutluluk değilmiş oysa. Gülmek değilmiş yarı nemli dudaklarımın kenarındakiler,mavi değilmiş benim gökyüzüm,şarkılarım sessiz çalıyormuş hep. Hiç ıslatamamışsın ki sen beni,yosunlar çalıyor diye yüzüme,dalga sesleri eksilmiyor diye ben ıslandığımı sanmışım. O insanları gördüm ya o güzel gülmeleriyle işte o gün anladım.Ben hiç gülmemişim,nasıl gülüneceğini bir gün bile öğrenememişim.Şimdi suçlamıyorum seni ben kendimi sevebileceğimi unutmuşum.Ben öyle karşımdaki olmuşum ki kendimi unutmuşum..

Yanlış durakta aramışım mutluluğu hep.Hatıralar incinmesin diye parmak ucunda yürürken ben,”hatıralara basmayınız” tabelasına rağmen onları çiğneyene bin verip bir almışım,bir almaya kanaat etmeye alışmışım.Alışmaya,alışmışım.Her an kanayacakmış sandığımdan yanlışlara dokunamamışım. Boğulacağımı bile bile yanlış limanda demir almışım.Ben hep yanlışa davranmış,yanlışı sevmiş,yanlışa ağlamışım.O güzel gülenlerin tebessümlerine bakmaya bile şimdi kahroluyor içim.Onlar kendileri için böğürtlenler,leylaklar ekerken gönül saraylarına.Ben gönül sarayımı,ciğerlerin havayla dolsun diye araladığın dudakların neredeyse oraya yapmışım.Farkında olmadığın ayrıntılarına bağımsızlık vereli çok olmuş gönül sarayımda.İşte böyle böyle yok etmişim kendi geleceğimi,kendi gülüşlerimi.Senin çenendeki çukurlara meftunluğumdan  kendi çenemdekileri unutmuşum..Gülmek papatya yapraklarının hiçbir oyuna alet edilmemesi gibi uzak bir ihtimal şimdi.Ama hep iki ihtimal vardır değil mi?

”sevdalı bulut”

    Beste yapamamak ne büyük ahmaklık.Ne kadar saklasam da yanardağ gibi patlayacağı günü bekleyen kalbimi,ne kadar taşmadan hapsedebilsem de içimdeki her bir sözünle yeniden çağlamaya hazır nehirlerimi artık yapamıyorum.Artık tüm yıldızlar,çöllerdeki her bir kum tanesi,hayatı yaşadıklarının bile farkına varamadan öylesine buraya uğrayıp ve yine öylesine buradan gidecek tüm insanlar,her kar tanesi,her toz zerreciği,her yağmur damlası bilsin istiyorum.Ama en çok da o alnına haberin olmadan dökülüveren saç tellerin ve her gülümseyişinde yanağının kenarında beliren,sadece ben göreyim diye dualar ettiğim küçücük çukurların bilsin istiyorum. 

Ve öyle bir bil ki beni; kazınayım fikrine,doğduğun an dünyaya açılan gözlerine,ilk anne deyişine,ilk emekleyişine,ilk tuz kokan gözyaşına,ilk kavgana,ilk aşk acına,ilk rakı bardağına ve son göz kırptığın ana kadar her hücrene,her damarında hissettiğin akan dünyaya kazınayım.Öyle bir sev ki beni unutma.Unutmak isteme.Unutmak isteyeceğin kadar benden hiçbir zaman gitme.Öyle bir kal ki bende gitmek ne demekmiş,insanlar neden gidermiş hiç bilme,bilmek dahi isteme.Hayatında kapanmayan yaraların varsa eğer yaralarını saran bir bezle geleyim hayatına,düşmekten düştükçe kalkamamaktan yorulduysan eğer ben yaslanabileceğin bir duvarla geleyim,kırılmışsa yanağındaki çukurlardan bile küçük,savunmasız kalbin ben tamir edenin ve mesele eğer sen,sevilmeyi bekleyen sensen işte o zaman bir şey dünyada en fazla ne kadar sevilebilirse o kadar sevenin olayım.Sen olayım,seninle olayım.Tüm bunları yaparak gireyim hayatına işte tüm bunlarla kazı beni aklına.

 Yazıyorum seni satır satır,masallardaki göğe uzanan sarmaşık yaprakları kadar da yazmaya devam ederim.Ama olmuyor işte bunca şeyi sana yazarak anlatamam ki,yazmak yetmez ki içimdeki nehirlere,seninle kaynayıp seninle buharlaşan bene.Kelimeler yok olur muymuş hiç,harfler nasıl hiçleşir? Oluyor işte.Söz konusu bana her baktığında içimde ”devlerin aşkı” çaldıran sensen, oluyor.Sende de bir şekilde ben çalayım istiyorum,sözlerimle değil de hislerimle dinle istiyorum.En sevdiğin şarkıdaki bir nota olup tenine dokunmak,insanların her mırıldanışında duyduğun tek ses adım olsun istiyorum.Adım bulut demek;hani bam teli olur ya her insanın,ince,kör,kendinin bile varlığından haberi olmadığı işte o noktanı fark ettirecek bir tını olup sana yağmak istiyorum,benimle ıslan istiyorum.Ben senin dinlemekten hiçbir zaman usanmayacağın besten olmak istiyorum..

kiraz aklım.

   Yüzünün en güzel köşelerine gizlediğim,sakallarına iliştirdiğim çiçeklerimden haberdar mısın ya da seninle sevdiğim gülüşlerimden,sende yeşerttiğim düşlerimden? Peki saçlarına başka avuçlar da değmiş midir şimdi? Başka kokular sinmiş midir benim çiçeklerime?Solmuş mudur,soğumuş mudur buz tutmuş kalbin gibi? Çiçeklerimi söküp atabilir misin sende takılı kalmış yerlerinden?İşte böyle başlayacaktı bizim hikayemiz;ben güz rüzgarında bile titremekten helak olan kiraz ağacıydım sen benim yarınım,gerçeğim ve ölümümün en alışılmamış ezgisi bir kış şubatı.

 Bir bahar akşamı olsun rastlayacaktık seninle.Ama seni,senin gözünden görebilme düşlerim kadar imkansızdı bu isteğim.Bir bahar akşamı görseydin beni,yeni yeni açmaya başlamış çiçeklerimle en güzel zamanımda görebilseydin keşke.Belki o avuçlar tutunamazdı saçının o incecik tellerine,benim yaprağımın kokusu sinerdi.Benim yaprağımın yeşili ısıtırdı yüreğini,ömründe sıcaklık nedir görmemiş,ısınmak nedir bilmemiş gibi. Bir bahar akşamı rastlasaydım sana,seni sevmek için,seni sevdiğimden hayatta olduğumu hissedebilmek için daha çok zamanım olurdu.İşte o zaman göz açıp kapayıncaya kadar yok olup gitmeyecekti seni sevmekten başka işi gücü olmayan ömrüm.Bir bahar akşamı rastlayacaktım sana en güzel şiirlere mısra olacaktık,en güzel seslerle insanların yüreklerine dokunacaktık. Sen belki beni sevecektin ve ben o zaman huzurla ölecektim ama hep unuttuğum bir şey vardı;ben beyaz çiçekli bir kiraz ağacıydım sense kış şubatı. 

İçimde bir sen var.İçimdeki senden,içimden bir türlü söküp atamadığım senden haberdar mısın? Yüzüne bakmaya doyamadığımdan ya da ? Geceymiş gündüzmüş nedir bilmeden öyle güzel sevmişim ki seni öyle güzel yapmışım ki seni her şeyim,beni yok ederken bile gözlerinin içine bakmışım.Öyle güzel ki gözlerin böyle güzel gözler nasıl görür diye düşünmekten kendimi alıkoyamamışım. Sana öyle karşılıksız inanmışım ki bırakmışım kendimi sisli,soğuk,ıslak kollarına geleceğimi düşünmeden.Çünkü senmişsin geleceğim ama seninle bir geleceğim olamayacağını da bilirmişim beyaz çiçekli bir kiraz ağacıyım ben aklım kiraz kadarmış,düşünemezmiş öyle,sadece sevebilirmiş sevdi mi de güzel severmiş. Sana ne kadar sevildiğini anlatmaya yetebildi mi ömrüm?Eğer yetemediyse işte o zaman olur ölümüm.

İşte böyle başlamıştı bizim sonlu hikayemiz.Hep ben konuşur ve hep ben dinlerdim.Sen,seni sensiz sevmeme bile izin vermedin.Ne zararım olabilirdi ki sana?Dallarımda uzanabilsin diye o çok sevdiğin kar tanelerin,çiçeklerimi yollamıştım kara toprağa ama onlar yerine dallarıma giydirmiştim en beyaz kefenleri sen mutlu ol diye,gamzelerinde gizlediğim çiçeklerim belki görünür diye.Sen buna değmezmişsin ama kiraz aklım nerden bilsin… Ölürken mahkuma sunulan son dilek hakkı gibi güneşle gelmiştin o gün bana.O gün değişmiş dedim.Beni sevebilme ihtimalin değildi aklımdan geçen çünkü böyle bir ihtimal olamazdı bilirdim, belki çiçeklerimden hoşuna gidenler olmuştur diye sevinmiştim.Sana olan sevgimin şiddetinden güneşe sığınacak kadar korktuğunu nerden bilebilirdim?Bir bahar ağacı için en kötüsünü hazırlamıştın sen.Güneşe inandıracak sonra beni en savunmasız olduğum an yok edecektin,beni böyle öldürmeyi seçtin ama kiraz aklım nerden bilsin? İşte böyle sonlanacaktı bizim hikayemiz;ben ölümü göze alıp celladı için yanıp tutuşan bir kiraz ağacıyken sen katilini zaten bilen bir masumu öldürmeye tek başına bile gelemeyen zalim ve korkak bir kış şubatı…

kırgın.

  Kanatlarım var ama uçmak için değil. Bir martı gibi denizler aşar gözlerim.Serçeninki kadardır kalbim ve kırlangıç kadar da maviyim.Kanatlarım her daim kıştır; eksik olmaz beyaz buseleri,titremek nedir kanatlarım bilir.Kanatlarım var ama uçmak için değil.Kanatlarım,ne kadar seversen o kadar üzüleceğini bilir,kanatlarım her sevdanın sonunda yere çakılmak nedir onu bilir.Kanatlarım yosunlar takılınca dalgaların arasında çırpınmak  nedir onu bilir ama kanatlarım en çok kırılmayı bilir.Kırıldıkça başkaları gelip yine kırabilsin diye güçlenmeyi bilir.

Güvenmeyi bilir bir de;yeni doğmuş bebeğin annesine güvendiği gibi,düştüğünde ellerinden tutup onu kaldırana hayatının sonuna kadar inanacak küçük bir kız çocuğu gibi,ilk aşk gibi,ilk mutluluk gibi…

Kanatlarım kötülük nedir bilmez ki kanatlarım öyle saf ki yıkmak ister bu zalim dünyayı,güzellik inşaa etmek ister, yüreklere güzel sevmek nedir onu göstermek ister ama kanatlarım kırılmaktan başka hiçbir şey yapamaz ki!

Zamanla merhem tutmaz yaralarına sebep olanı da öğrendi kanatlarım.Çok sevdiklerinin onu yok ederken nasıl umursamadığını öğrendi.O,onlar tekrar kırsın diye güçlenmeyi bile göze alabilmişken onların,küçücük serçe kalbinin de atabildiğini unuttuğunu öğrendi.Hiç uçmak istemedi ki kanatlarım,Tek isteği fırtınalarda onu saracak biriydi,çiçek götürebilmekti sevdiklerine,dikenlerden onu koruyabilmeleri yeterdi.O çiçekleri birlikte koklayacaklardı nasıl olsa,yalnız bırakmasalar geceyi gündüz yapacak tebessümleri usul usul görünüverirdi ama bıraktılar işte kırıp öyle bıraktılar tekrar güçlenemeyecek kadar aciz,kimseye güvenemeyecek kadar savunmasız bıraktılar.O da rüzgara teslim olmayı seçti.Çünkü dalgalar onu yok edemezdi,onlardan kurtulmayı bile öğrenmişti.O,sevdikleri ona bakarken gitmeyi seçti,yarın unutulacaktı biliyordu ama bir kere olsun kırılmak değil uçmak istedi.

 

can bu

   Yenisine başlar gibi, eskisinden gider gibi, gittikçe sana yaklaşmak gibi bu sevmek.Canım sevmek çekiyor diye sevemem ki seni.

Doğan yeni gün kadar masum başlar her şey,kirin pusun ardında solup giden geceye inat.Gece ki ben kadar saklı geçmişte, gece ki ben kadar takılı sende. Canım özlemek  çekiyor diye özleyemem ki seni.

 Dünya güzelleşiyor seninle farkında değilsin.Sen gülünce güneş insanlara,erguvanlara,kedilere değil de bana doğuyor her gün. Yağmur aç kalmış toprağa değil bana yağıyor her üzüldüğünde her incecik bi kıymık battığında sevmeyi,sevilmeyi bilen yerlerine.Düşüncelere boğulduğunda,karar veremediğin her adımında o sisler beni bürüyor ıssız sokaklardan vazgeçip….Ellerini uzatsan yayından çıkmış, elmayla buluşmaya hazır bir ok gibi hızlanır adımlarım.Adımlarım boyumu geçer.Adımlarım bir yolunu bulur seni seçer.Adımlarım ne yapar ne eder yine seni sever.Canım sen çekiyor diye bulamam ki seni. 

Aşk nedir bilmem öyle ben.İki yürek,iki ruh,iki beden bir oluverir.Telaşlar,sorular,gamlar hiç olur.Sonlar,sonsuz;  yasaklar,farz ; hiçler,çok olur onu bilirim.Koşmak gerektiğinde yeri geldiğinde var gücünle,durmak gerekti mi içini kemirse de  yakala hadi onu nidaları gerekeni yapmak gerekir sadece. Zaman tek musallatı sevdaların.Zaman koparıcısı,kavuşturucusu sevdalıların.Zaman benim en büyük düşmanım.Bense onun tek sanığıyım,müebbet kolay iş değil öyle,af çıkınca canım koşmak çekiyor diye koşamam ki sana .

 Laftan,sözden anlamaz,olmaz dedin mi duymaz seni.Böyle bir şey işte.Canım durulup vazgeçmek çekiyor diye senden gidemem ki.